E-Bülten

Sözlük

Döviz

1 $ = 4,82 TL
1 € = 5,61 TL
368281 Ziyaretçi

Emr-i bi'l-Ma'ruf ve Nehy-i an'il-Münker'in Rükün ve Şartları

Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker'i kapsayan hisbe'nin (uyarmanın) dört rüknü vardır:
1.Muktesit (uyaran)
2.Muhtesebunaleyh (uyarılan)
3.Muhtesebunfih (yasak ve uyarmayı gerektiren)
4.İktisab (uyarmak)
Bunlar dört rükündür ve her birinin de ayrıca birçok şartları vardır.

I. Rükün

Muhtesib'in (uyaranın) birçok şartları vardır.
1.Mükellef (akıl, bâliğ) olmak
2.Müslüman olmak
3.Yeterli gücü olmak

—Birinci şart, Bu bakımdan deli, çocuk, kâfir ve aciz kimseler muhtesib (uyarıcı) olamazlar. Muhtesib'in tanımına herkes dahil olur. Her ne kadar bu hususta kendilerine izin verilmemiş ise de. Aynı zamanda fasık köle ve kadın da bu tarife dahil olmuş olur. Bu bakımdan bizim ‘şart' olarak ileri sürdüklerimizin neden 'şart' koşulduğunu ve tarifin dışında bıraktıklarımızı neden tarif dışı bıraktığımızı açıklayalım. Kişinin akıl baliğ olmasından ibaret olan birinci şarta gelince, bu şartın muhtesib hakkındaki gerekliliği apaçıktır. Zira mükellef olmayan bir kimseye hiçbir emir lazım gelmez. Biz söylediklerimizle farz oluşunun şartını kastediyoruz.

Fiilin uygulanmasının imkân ve cevazına gelince, bu ancak aklı olmayı gerektirir. Hatta mümeyyiz ve erginlik çağına yaklaşmış çocuk (her ne kadar mükellef değilse de) münkeri (kötüyü) yasaklayabilir. Şarabı dökebilir. Melahi aletlerini kırabilir ve bunları yaptığı zaman da sevaba nail, olur. Hiç kimse de onu mükellef değildir diye bu işleri yapmaktan alıkoyamaz. Çünkü bu işleri yapmak, Allah'a yaklaştırıcı hareketlerdir. Mümeyyiz bir çocuk da bu hareketleri yapmaya yetkilidir. Tıpkı namaz kılmak, imam olmak ve Allah'a yaklaştırıcı diğer ibâdetler gibi... Bunların hükmü, idarecilik hükmü değildir ki, burada akıl baliğ olmak şart olsun. İşte bu sırra binaen biz emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmanın köle ve toplumun diğer fertlerine bile gerekli olduğunu söyledik.

Bilfiil kötüyü yasaklamakta, münkeri iptal etmekte bir nevi idarecilik ve sulta vardır. Fakat bu idarecilikte, Allah'a ortak koşan bir kimseyi öldürmek, şirkin sebeplerini iptal etmek ve böylelerin silahlarını elinden almak gibi sadece imandan istifade edilir. Çocuğun zarar görmediği takdirde böyle bir şeyi yapmak yetkisi vardır. Bu bakımdan fasıklıktan alıkoymak, tıpkı küfürden alıkoymak gibidir.

—İkinci şarta gelince, bu şartın gerekliliği de gizli değildir. Çünkü uyarmak dine yardımdır. Dinin esasını inkâr eden ve din düşmanı olan bir kimse nasıl dine yardım etmeye yetkili olabilir?

—Üçüncü şarta gelince, bu şartı İslâm âlimlerinden bir grup ileri sürerek demişlerdir ki: 'Fasık bir kimse uyarıcı olup başkasını sorumlu tutamaz. Bu âlimler İnsanlara iyilikle emreder de, kendinizi unutur musunuz?' (Bakara/44) ve 'Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında buğz bakımından çok büyüktür' (Saff/3) ayetlerini delil olarak öne sürmüşlerdir. Aynı zamanda bu grup Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadîs ile de istidlal etmişlerdir:

Gezdirildiğim gecede dudakları ateşten yapılmış makaslarla kesilen bir kavmin yanından geçtim. Kendilerine 'Siz kimsiniz?' diye sorunca 'Biz dünyada iyiliği emreder, kendimiz yapmazdık. Kötülüğü meneder, kendimiz yapardık' dediler.(22)

Yine bu grup şu rivayetle de istidlal etmişlerdir: Allah Teâlâ Hz. İsa'ya 'Nefsine nasihatte bulun! Eğer nefsin nasihati kabul ederse o zaman halka nasihat et. Aksi takdirde benden utan' diye vahyetti.

Onlar kıyas yoluyla da görüşlerini isbata çalışmışlardır. Şöyle ki, başkasının hidayeti, hidayet etmeye çalışanın hidayet olunmasının delilidir. Böylece başkasının eğrisini doğrultmak da istikamet üzere olmanın delilidir. Başkasını ıslah etmek, ıslah edicinin kurtuluşa ermesinin zekâtıdır. Bu bakımdan salih olmayan bir kimse, başkasını nasıl ıslah edebilir? Ağaç eğri ise, gölgesi nasıl doğru olabilir?

Bu grubun söyledikleri tamamıyla hayalden ibarettir, hakîkat şudur: Fâsık bir kimse muhtesiblik (uyarıcılık) yapabilir. İyiyi emreden, kötüyü yasaklayan fâsığın, yaptığının doğruluğuna delil olarak şöyle diyebiliriz: 'Acaba ihtisabda (uyarıcılıkta) bu vazifeyi yürütenin bütün günahlardan masum olması şart mıdır?' Eğer 'Evet bütün günahlardan masum olması şarttır' denilirse, bu söz ümmetin icmaını yıkmaktan başka bir şey değildir. Daha sonra bu, iktisab kapısını tamamıyla kapamak demektir. Zira Hz. Peygamber'in ashabında bile bütün günahlardan masumiyet yoktur. Nerede kaldı ki, onlardan sonra gelenlerde böyle bir vasıf bulunsun!

Peygamberlerin (Allah'ın selâmı üzerlerine olsun) bile hatalardan masum olup olmadıklarında âlimlerin ihtilafı vardır. Kur'anı Hakîm, Hz. Âdem’in günah işlediğine işaret eder. Böylece peygamberlerden bir cemaate Kur'an'da bu nisbet mevcuttur.

Said b. Cübeyr şöyle demiştir: 'Eğer ancak kendisinde hiçbir hata olmayan bir kimse emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker vazifesini yapabilir dersek, dünyada hiç kimse (peygamberlerde dâhil) hiçbir şeyi söyleyemez' dememiz gerekir. İmam Mâlik, Said b. Cübeyr'in bu sözünden hayrete düşmüştür.
İtiraz: Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapan bir kimsenin küçük günahlardan masum olması şart değildir. Hatta ipekli elbise giyen bir erkek için zinadan ve içki içmekten menetme yetkisi vardır.
Cevap: Acaba içki içen bir kimsenin kâfirlerle savaşma yetkisi var mıdır? Onları küfürden menetme bakımından sorumlu tutulabilir mi? Eğer 'Hayır yapamaz!' derseler, ümmetin icmaını yıkmış olurlar. Zira İslâm orduları, devri saâdetten beri sinesinde dosdoğru insanları barındırdığı gibi, facir, içkici ve yetimlere zulmeden kimseleri de barındırmıştır. Oysa böyle kimseler ne Hz. Peygamberin devrinde ve ne de daha sonraki asırlarda savaşa katılmaktan alıkonulmamıştır. Eğer 'Evet' derseler, biz de onlara şöyle deriz: 'Acaba içki içen bir kimse, öldürmek isteyen bir kimseyi meneder mi, etmez mi? ' Eğer 'hayır' derlerse, biz devamla şunu sorarız: 'Acaba içki içen ile haram olan ipekliyi giyenin arasında ne fark vardır ki, ipekli giyen içkiden menedebilir de içkici bir kimse başkasını katiden alıkoyamaz?' Oysa katl fiili, içkiye nisbetle daha büyük bir günahtır. Niketim içki içmenin, ipekli giymeye nisbetle daha büyük olduğu gibi. Bu bakımdan ikisi arasında fark yoktur.
Eğer 'evet' deyip de bu hususta delillerini 'Bir şeyi işleyen bir kimse, onun gibi günahı işleyen başka birisini ve ondan daha aşağı olan bir günahı işleyen bir kimseyi menedemez. Ancak işlediği günahtan daha büyük bir günahı işleyen kimseyi görürse, onu meneder' diye açıklarlarsa... Onların bu sözleri de tahakküm ve delilsizlikten başka bir şey değildir. Zira nasıl içkici bir kimsenin zina ve katl yapan bir kimseyi menetmesi uzak değilse, öylece zaninin, sarhoşu içkiden menetmeni de uzak değildir. Hatta kendisi içtiği halde hizmetçilerini ve kölelerini içmekten menetmesi nasıl uzak bir ihtimal sayılabilir? 'Bana hem bizzat bu münkeri yapmamak ve hem de yaptırmamak farzdır' demesi nereden çıkıyor? 'Mademki 'yasaklama' benim üzerime farzdır ve ben kendim yasakladığım bu hareketi işlersem acaba üzerimdeki bu farziyet nasıl düşer?' Zira kişi içmediği takdirde içmeyi yasaklaması farz olur, o halde içtiği takdirde yasaklama vazifesi üzerinden düşer demek mümkün değildir.

Soru! Bu takdirde kişinin şöyle demesi gerekir: 'Bana farz olan, abdest ile namazdır. Oysa namaz kılmasam dahi abdest alırım. Oruç tutmazsam bile sahur yemeğimi yerim. Çünkü benim için sahur da oruç da müstehabdır. İkisinin beraber olması şart değildir. Birini yaparsam görevimin birini yerine getirmiş olurum'. Fakat deniliyor ki, bunların biri diğerine bağlıdır ve biri diğerini gerektirir. Bu bakımdan başka bir kimseyi dosdoğru yola getirmek de, yola getirmeye çalışan kimsenin dosdoğru yolda olmasını gerektirir. O halde kişi önce nefsinden, sonra da nafakası kendisine düşenlerden başlamalıdır.
Cevap: Sahur oruç içindir. Eğer oruç olmasaydı sahur yemeği müstehab olmazdı. Başkası için istenilen bir şey ondan ayrılmaz. Oysa başkasının ıslahı, ıslaha çalışan kişinin ıslahı için istenmez. Nitekim nefsinin ıslahının da başkasının ıslahı için istenmediği gibi... Bu bakımdan 'başkasının ıslahı, ıslahçının ıslah olmasına bağlıdır' demek, delilsiz konuşmaktan başka bir şey değildir. Abdest ve namaza gelince, bu lâzımdır. Şüphe yoktur ki, abdest alıp namaz kılmayan bir kimse 'abdest emrini' yerine getirmiştir. Böyle bir kimsenin cezası, hem abdesti hem de namazı terk edenin cezasından daha azdır. O halde başkasını kötülükten alıkoyan ve kendisi de kötülük yapmayan bir kimsenin cezası, kötülük yapıp fakat başkasını kötülükten alıkoyan bir kimsenin cezasından daha azdır. Nasıl böyle olmasın? Zira abdest almak, abdest için istenen bir şart değildir. Aksine namaz için istenen bir şarttır. Bu bakımdan namaz olmadan abdestin hiçbir hükmü yoktur. Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmakta ise, kişinin bizzat günahtan el çekmesi ve yaptığı işle önce kendisinin mükellef olup tatbik etme şartı yoktur. O halde bununla namaz arasında hiçbir şekilde benzerlik yoktur.
İtiraz: Bu takdirde şöyle demek gerekir ki, istemeyerek ve yüzü kapalı olarak bir kişi tarafından cebren kendisiyle zina edilen bir kadın eğer kendi isteğiyle o esnada yüzünü açarsa, adam da zina esnasında 'yüzünü açma, günahkâr olursun!' diye uyarıcılık vazifesini yaparsa ve kendisine 'sen zina hususunda zorlanmış bulunuyorsun, fakat yüzünü açmak hususunda zorlanmadın. Kendi keyfinle namahrem bir kimseye yüzünü gösterdin' dese ve şunu da eklese 'İşte ben de sana namahrem bulunan bir kimseyim. Yüzünü kapat!' Böyle bir uyarıcılığı her akıllı kimsenin kalbi şiddetle reddeder, her selim tabiat bunu 'çirkin' kabul eder.
Cevap: Hakîkat bazen çirkin görülür. Bâtıl da bazen, güzel görülür. Esas, vehimlerin ve hayallerin nefretine bakmamak, delile tâbi olmaktır. Bu bakımdan biz deriz ki, zina edenin o durumda zorla tecavüz ettiği kadına 'yüzünü açma!' demesi, acaba farz mıdır, mübah mı veya haram mı? Eğer 'farz' derseniz, zaten bizim de gayemiz budur. Çünkü günahı belirtmek ve menetmek bir görevdir. Eğer derseniz ki 'böyle söylemesi mübahtır'. O halde zina eden kişi, mübah olan bir şeyi söyleyebilir. Bu bakımdan sizin 'fâsık kimse emri bi'l ma'ruf ve nehyi anil münker yapamaz' demenizin anlamı nedir? Eğer 'haramdır' derseniz, cevap olarak şöyle deriz: Böyle söylemesi farzdır. Acaba zinaya yeltendiğinden dolayı mı haram oldu? Farzın başka bir haramı işlemekten dolayı 'haram'a dönüşmesi şaşılacak bir durumdur!
Tabiatların, zani bir kimsenin, o haram fiili esnasında, zoraki tecavüz ettiği bir kadına 'Yüzünü açma! Çünkü yüzün namahremdir' şeklindeki ma'rufu tebliğ etmesinden nefret etmesi iki sebebe dayanır:
1. Zani en önemli olanı bırakıp daha az önemli olanla meşgul olmuştur. Nasıl ki insan tabiatı önemli bir şeyle meşgul olmaktan nefret ediyorsa, tıpkı onun gibi en önemli olanı bırakıp daha az önemli olanla meşgul olmaktan da nefret eder! Faizi daimi olarak yediği halde 'gasp malı'nı yemekten sakınan, yalancı şahitlik yaptığı halde 'gıybetten' kaçan bir kimseden tabiatın nefret ettiği gibi. Çünkü yalancı şahitlik gıybetten daha kötüdür. Olan bir hâdiseyi 'doğru' olarak haber vermekten ibaret bulunan 'gıybet'ten yalancı şahitlik daha kötüdür.
Nefislerde meydana gelen bu 'uzaklık' gıybeti terk etmenin 'farz' olmadığına işaret etmez ve yine işaret etmez ki, kişi birinin gıybetini yaparsa veya haramdan bir lokma yerse, ondan ötürü cezası artmaz. Böylece kişinin ahirette kendi günahından göreceği zarar başkasının günahından göreceği zarardan daha fazladır. Bu bakımdan 'en fazlayı', 'en azla' meşgul olduğu için terk edip bir kenara çekilmek, tabiatta kötü karşılanır. Ancak bu kötü karşılanışı 'en fazlayı' terk edişinden doğar, 'en azı' yaptığından değil... Bu bakımdan atı ve başındaki gemi gasbedilmiş bir kimse, atın geri alınması için gerekli olan çalışmayı terk edip, gemi geri almak için uğraşırsa tabiatlar onun bu hareketinden nefret eder ve o kimse 'gevşek' telakki edilir. Fakat 'gem’i elde etmek için çalışması aslında kötü bir hareket değildir. Ancak kötü hareket 'gem'i kurtarmaya önem verip de 'at'ı kurtarmayı terk etmesidir. 'En önemli' olanı terk edip 'daha az önemli' olanla meşgul olduğundan dolayı aleyhindeki nefret oldukça artar. 'Fâsık' bir kimsenin emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapması işte bu yönden uzak görülmektedir ve bu 'uzak görülüş' onun yapmış olduğu dinî vazifenin asıl ve esasında olduğunu göstermez!
2. Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker bazen va'z ve nasihat yapmak sûretiyle bazen de zor kullanmak sûretiyle olur. Herkesten önce söylediklerini tatbik etmeyen bir kimsenin nasihati verimli olamaz. O halde, deriz ki: Halk tarafından fasıklığının bilindiğini bilen bir kimse, kesinlikle bilir ki, va'z ve nasihatte sözü kabul edilmez. Bu bakımdan va'z ve nasihat yoluyla emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapması gerekmez. Zira bunda bir fayda yoktur. Bu bakımdan fâsıklık, onun sözünün faydasını düşürmekte tesir eder. Sözün faydası düştü mü, farz olması da ortadan kalkar.

Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker cebir kullanmak yoluyla yapıldığı zaman, bundan gaye karşıdakini 'kötüyü bırakmaya mecbur etmek' demektir. Bunun tamamı, ancak 'fiil ve delil'in birliğiyle mümkündür. Kişi fâsık olduğu zaman, eğer fiiliyle karşısındaki insanı mağlup ederse de 'delil' bakımından kendisi mağlup olmuştur. Zira kendisine 'Madem bu fiil kötü bir şeydir, sen neden işliyorsun?' denilebilir. Bu bakımdan delil bakımından mağlup olunca 'fiilde galip gelmesinden' tabiatlar ürküp nefret ederler. Fakat buna rağmen tabiatların ürkmesi, onun fiilinin hak olduğunu ortadan kaldırmaz! Nitekim bir kişi, zalimi Müslümanlardan uzaklaştırıp zulmüne mâni olur da 'mazlum' olan babasını ihmal ederse, bu kişinin böyle hareket etmesinden tabiatlar nefret edip ürker. Fakat Müslümanlardan zulmü uzaklaştırması, bu hareketinden dolayı 'hak' olmaktan çıkmaz.

Söylediğimiz hakikatler neticesinde, fasık bir kimsenin fasıklığını bilen bir cemaate va'z yoluyla emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapması gerekmez. Çünkü kendisi bunu tatbik etmemektedir. Bu vazifenin kendisine 'gerekmediği'ni ve bunu yaptığı takdirde aleyhinde uzun uzadıya söz söylemeye kalkışacaklarını bildiği zaman biz kendisine deriz ki: 'Bunu yapmak senin için uygun değildir'. O halde konuşma şu noktada düğümlenir: Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker'in iki çeşidinden biri olan 'va'z ve nasihat' uyarıcının fâsıklığından ötürü iptal olunur ve bunda adalet şart olur.

Cebrî uyarma da ise, adaletin bulunması şart değildir. Zira fasık bir kimsenin şarabı dökmesi, melahi aletlerini kırması ve benzeri haramları ortadan kaldırması, eğer gücü varsa yerinde bir harekettir ve hiçbir sorumluluğu gerektirmez. İşte buraya kadar söylediklerimiz, meselenin açıklanması hakkında insafın en son noktasıdır.

Delil olarak ileri sürdükleri ve fâsıkların uyarıcılık vazifesini menetmek için serdettikleri ayetlere gelince, bu ayetler, uyarıcılara ve nasihatçilere, iyiliği terk ettiklerinden (ve kötülüğü işlediklerinden) dolayı hücum etmektedirler. Onlara iyiyi emrediyorlar diye hücum etmiyorlar. Fakat onların, yapmadıkları halde iyiliği emretmeleri veya yaptıkları halde kötülüğü yasaklamaları ilim sahibi olduklarına işaret eder. Âlimin cezası ise, cahilin cezasından daha şiddetlidir. Çünkü ilmin çokluğuyla beraber, o kişiden hiçbir mazeret kabul edilmez.

Allah Teâlâ'nın 'Neden yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?' (Saf/3) ayetinden muradı yalancı va'dlerdir. 'Nefislerinizi unutursunuz' (Bakara/43) ayetinden muradı ise 'uyarıcılar nefislerini unuttukları için onları tenkid etmektir'. Onlar başkasına emrediyorlar diye onları tenkid etmek değildir. Fakat Allah Teâlâ onları ilminin varlığına istidlal etmek ve aleyhlerindeki delili takviye etmek yönünden başkasının emrini zikretmiştir.

Hadîsi kudsîdeki 'Ey Meryem'in oğlu! Nefsine va'zet' sözüne gelince, bu sadece va'z yönünden emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapanlar hakkındadır. Zaten biz de; biraz önce fasık bir kimsenin durumunu bilen bir gruba va'z etmesinin pek faydalı olmadığını kabul etmiştik.

Sonra Allah Teâlâ'nın bu hadîsi kudsîde ki 'Benden utan!' sözü başkasına va'zetmenin haram olduğuna delâlet etmez. Aksine bu cümlenin mânâsı 'Benden utan! Bu bakımdan daha önemliyi bırakıp daha az önemli olanla meşgul olma!' demektir. Nitekim şöyle denir: 'Babanı koru! Sonra komşunu koru. Aksi takdirde utan!'

İtiraz: Zimmî olan kâfir için Müslüman’ı zina ederken gördüğü zaman emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmak neden caiz olmasın? Çünkü Müslüman zimmînin mü 'zina etme' deyişi esasında bir hakkın ifadesidir. Madem ki hakîkatin ifadesidir, haram olması imkânsızdır. En uygunu 'mübah' veya 'farz' olmasıdır.
Cevap: Kâfir, eğer fiiliyle Müslüman’ı bir yasaktan menederse, bunun mânâsı kâfirin Müslüman’a tasallut etmesi demektir. Müslüman’a 'tasallutu' bakımından bu tasallut önlenir. Nitekim Kur'an 'Allah Teâlâ, kâfirler için, mü'minler üzerinde herhangi bir yol kılmamıştır' buyurmaktadır.
Kâfirin sadece sözle 'zina etme!' demesine gelince, böyle demek 'zinadan alıkoymak' olduğu için kâfire yasak değildir. Ancak Müslüman’a hükmetmesini belirttiği ve Müslüman’ın 'zelil' edilmesi söz konusu olduğu için tasvip edilemez. Fasık bir kimse, her ne kadar 'zelil edilmeye' müstehak ise de, 'fasık'tan daha müstehak olan kâfir, 'fasık Müslüman’ı zelil edemez.
İşte bizim 'kâfir'i uyarıcılık ve nasihatçilikten menetmemizin amacı budur. Biz, kâfir sadece zinayı menetmek bakımından 'zina etme!' dediğinden dolayı cezaya çarptırılır demiyoruz. Aksine bunun tam tersine deriz ki; eğer kâfirin, dinî teferruatla mükellef olduğunu kabul edersek, zina eden bir kimseyi gördüğü zaman 'zina etme!' demezse cezalandırılır. Bu meselede çeşitli görüşler vardır. Biz bunları fıkhı eserlerimizde uzun uzadıya izah ettiğimiz için buradaki gayemize izahı uygun düşmez.

—Dördüncü şart, uyarıcının imam (devlet başkanı) veya mahalli idareci tarafından yetkili kılınmış olmasıdır. Bir grup bu şartı ileri sürmüştür. Toplumun fertlerine emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapma yetkisini vermemişlerdir. Fakat bu şart fasiddir. Çünkü daha önce zikrettiğimiz ayet ve hadîsler delalet eder ki, kötülüğü görüp susan bir kimse günahkar olur. Zira Müslüman nerede kötülüğü görürse görsün, yapanı engellemesi kendisine farzdır. Ne şekilde olursa olsun, bu emir genel olarak sevk edilmiştir. O halde 'bu vazife ancak imamın izniyle yürütülebilir' şartı asılsız bir iddiadan başka bir şey değildir.

Şaşılacak noktalardan biri de şudur: Rafizîler bu şarta başka bir şart ekleyerek demişlerdir ki, 'Masum imam çıkmayınca emri bi'l ma'ruf yapmak caiz değildir!' Bu masum imam ancak (onlara göre) hak imamdır. Bu rafizîler, kabi'li hitab değildirler. Onlara kanları ve canları hakkında haklarını istemek için mahkemelere geldikleri zaman 'Size yardım etmek emri bi'l ma'ruf'tur. Sizin hakkınızı size zulmedenin elinden almak nehyi an'il münker'dir. Sizin de hakkınızı aramanız emri bi'l ma'ruf'un kapsamına dâhildir. Oysa sizin inancınıza göre bu zaman zulmü yasaklama ve hakları arama zamanı değildir. Çünkü hakikî imam daha çıkmamıştır' diye cevap verilir.
İtiraz: İyiliği emredip uyarıcılık yapmakta uyarıcının saltanat ve velayetinin isbatı vardır. Uyarılan bir kimseye hükmedişi söz konusudur ve bunun için de hak olmasına rağmen bir kâfirin bir Müslüman’ı uyarması uygun olmaz. Bu bakımdan toplumun fertlerine ancak valinin veya idarecinin izniyle uyarıcılık vazifesinin verilmesi uygundur.
Cevap: Kâfir bir kimseye gelince, onun, Müslüman’ı uyarması yasaktır. Çünkü uyarmakta, uyarıcının saltanat ve hükmedişinin azizliği ve hâkimiyeti söz konusudur. Kâfir ise zelildir. Müslüman’a tahakküm etme mertebesine çıkmaya lâyık değildir. Müslümanlar ise bu izzete (dinlerinden ve marifetlerinden ötürü) lâyıktırlar. Bu öyle bir görevdir ki, onda görevlinin izzeti söz konusudur. Öyleyse bir Müslüman ille de izin almaya muhtaç değildir. Öğretmek ve tarif etmenin izzeti gibi.. Zira hiç kimsenin şüphesi yoktur ki, cehaletinden münkeri işleyen bir zata farz ve haramı anlatmak ve öğretmek valinin iznine muhtaç değildir. Oysa burada irşadın izzeti söz konusudur. Tarif eden kimsenin aynı zamanda cehaleti zelil ve hor göstermesi de gerekir. Böyle yapmak için, sadece dindar olmak kâfidir. Yasaklamak da dini emretmek gibidir ve ona kıyas edilir. Sonuç olarak emri bi'l ma'ruf ve nehyi anil münker'i yapmak için beş mertebe vardır.
Birincisi, tarif (cahil bir kimseye tanıtma ve bildirme), ikincisi ince konuşmak ve va'z, üçüncüsü küfür etmek ve azarlamak, dördüncüsü bilfiil menetmeye kalkışmak, melahi aletlerini kırmak, içkiyi dökmek, ipekli elbiseyi giyenin sırtından çıkarmak, gasbedilen elbiseyi gasbedenden geri almak ve sahibine vermek, beşincisi bilfiil vurmak suretiyle korkutmak ve tehdit etmektir ki, gıybet ve iftiraya devam eden bir kimse gibi yaptıklarından onu alıkoysun.

Böyle bir kimsenin dilini tutmak mümkün değildir. Böyle bir kimse, ancak vurmak sûretiyle susmaya mecbur edilir.

Bu beşinci mertebede bazen yardıma ve iki tarafın da yardımcılarını toplamaya ihtiyacı olur ve bu da karşılıklı savaşa sürükler! Diğer mertebeler ise (bu beşincisi hariç) devlet başkanının iznine muhtaç değildirler. Fakat beşinci mertebe hakkında çeşitli görüşler vardır.

Tarif ve va'za gelince, bu vazifeyi yapmak, devlet başkanının iznine muhtaç değildir. Cehaletle suçlamaya, ahmaklığa, fasıklığa, Allah'tan az korkmaya nisbet etmek ve bunlara benzer konuşmalara gelince, bu konuşma doğru bir konuşmadır. Doğruluğun da yayılması gerekir. Derecelerin en üstünü 'zâlim bir imamın yanında hak bir sözü söylemektir'. Nitekim bu durum hadîsi şerifte de varid olmuştur.(23) Madem ki, devlet başkanı olmasına rağmen, devlet başkanına karşı hak haykırılıyor, o halde hakkı haykırmakta nasıl onun iznine ihtiyaç hissedilebilir? Melahi aletlerini kırmak ve içkileri dökmek de böyledir. Çünkü böyle yapmak, ictihad etmeksizin hak olduğu bilinen bir işi yapmak demektir. Bu bakımdan burada da imamın iznine ihtiyaç yoktur.

Yardımcılar toplamaya ve silahlanmaya gelince, bu bazen umumi bir kitleye uzanır. İleride geleceği gibi burada çeşitli görüşler vardır. Selefi salihînin daimi bir şekilde, idarecilere karşı emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmaları bu vazifeyi yapmakta idarecilerden izin almanın gerekli olmadığına icmalen taraftar olduklarına delâlet eder. Hatta iyiyi emreden herkes için, eğer vali onun böyle yapmasına razı ise ne âlâ, eğer böyle yapmasına kızıyorsa, onun kızması kendisi için münkeri işlemek demektir ve münkeri işlediğinden ötürü nehyi an'il münker vazifesi yerine getirilmelidir. Bu bakımdan valinin yaptıklarını tenkid etmekte onun iznine nasıl ihtiyaç olabilir? Selefin devlet büyüklerine karşı çıkışları ve âdetleri buna delâlet etmektedir. Nitekim rivayet ediliyor ki, Mervan b. Hakem bayram namazından önce hutbe okudu. O esnada cemaatten biri (ayağa kalkıp) 'Hutbe namazdan sonra okunur' diye itiraz etti. Mervan ona 'O âdet terkedildi!' deyince, mecliste hazır bulunan Ebu Said el-Hudrî 'Bu kişi kendisine düşen vazifeyi yaptı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) bize şöyle buyurmuştu:
Sizden herhangi bir kimse yanlış bir şey gördüğü zaman onu eliyle düzeltmeye çalışsın. Eğer eliyle düzeltmeye güç yetiremezse, diliyle düzeltmeye çalışsın. Diliyle de düzeltmeye gücü yetmiyorsa, kalbiyle buğzetsin. Kalp ile buğzetmek imanın en zayıf derecesidir.
İşte görüldüğü gibi şerefi salihîn hadîs ve ayetlerde varid olan bu umumî tabirlerin kapsamına saltanat sahiplerinin de dâhil olduğunu anlamışlardır. O halde onlardan nasıl olur da izin istemeye ihtiyaç duyulabilir?

Rivayet ediliyor ki Abbasî halifelerinden Mehdi, halifeliği zamanında Mekke'ye gelip Allah'ın dilediği kadar orada kaldı. Kâbe'yi tavaf etmeye başladığı zaman hacıları Kâbe'den uzaklaştırdı. Bu esnada Merzuk'un oğlu Abdullah, halifenin üzerine saldırıp abasını boynuna doladı. Sonra onu silkeleyerek şöyle haykırdı:
-"Ne yaptığına dikkat ediyor musun? Acaba uzaklardan kalkıp ta buraya gelip Kâbei Muazzama'nın yanına vardıktan sonra kendisiyle Kâbe arasına girdiğin kimselerden Kâbe'ye daha müstahak olduğunu sana kim söyledi? Oysa Allah Teâlâ ; ‘ Bütün insanlar için ibadet yeri yaptığımız Mescidi Haram'dan (insanları) geri çevirenler (bilsinler ki), kim orada (böyle) zulüm ile haktan sapmak isterse ona acı bir azap tattırırız' (Hacc, 25) buyurmuştur. O halde bu yetkiyi sana kim vermiştir?'' Halife, kendisini silkmekte olan kişinin yüzüne baktı. Bu kişiyi onların (Abbasîlerin) azadlılarından olduğu için tanıyordu ve kendisine şöyle dedi: 'Sen Abdullah b. Merzuk musun?' Abdullah da 'Evet, ben oyum' diye cevap verdi.
Bu hâdiseden sonra Abdullah tutuklanıp Bağdad'a getirildi. Fakat halife, halk içerisinde 'Azadlılarından olan bir kimseyi öldürdü' denmesin diye onu atlara seyislik yapmak maksadıyla bir ahırda hapsetti. Ona, ısırıcı ve toy bir atı zahmet versin diye teslim ettiler. Fakat Allah Teâlâ, (c.c.) serkeş atı yumuşak başlı yapıverdi. Ravi diyor ki; sonra Abdullah'ı bir eve kapayıp kapıyı kilitlediler.

Mehdi kapının anahtarını yanında bulunduruyordu. Üç gün sonra Abdullah'ın çıkıp evin bahçesinde gezdiğini, yeşillikten yediğini gördüler. Bu haber Mehdiye ulaştırıldı. Mehdi Abdullah'a şöyle sordu:
—Seni kim çıkardı?
—Beni hapseden çıkardı.
Bunun üzerine Mehdi korkunç bir sarsıntı geçirip bağırdı: 'Seni öldürmemden korkmuyor musun?' Abdullah başını yavaşça kaldırıp halifenin yüzüne bakarak tebessüm etti ve şöyle dedi: 'Eğer diriltmek ve öldürmek senin elinde olsaydı bunu yapabilirdin!' Mehdi ölünceye kadar Abdullah hapiste kaldı. Sonra onu hapisten çıkardılar ve Mekke'ye döndü. Ravi der ki; 'Abdullah eğer bu zâlimlerin elinden Allah beni kurtarırsa yüz deve keseceğim' diye adamıştı ve bırakıldıktan sonra bütün develerini kesti.

Hibban b. Abdullah'tan şöyle rivayet edilir: Harun er-Reşid, Devin'de sayfiye'ye çıkmıştı. Beraberinde Benî Haşim soyundan sayfiyeye gelen bir zat vardı. Adı Süleyman b. Ebî Cafer'di. Harun er-Reşid, Süleyman'a dedi ki: 'Senin şarkıcı bir cariyen vardır. Onu getir de bize şarkı söylesin'. Ravi der ki; cariye geldi, teganniye başladı. Fakat teganni bir türlü Harun er-Reşid'in hoşuna gitmedi. Harun er-Reşid, cariyeye 'Neden bir türlü ahenk tutturamıyorsun?' diye sorunca, cariye 'Çünkü elimdeki ud benim değildir' dedi. Bu söz üzerine Harun er-Reşid, hizmetçiye cariyenin özel udunu alıp getirmesi için emir verdi. Hizmetçi cariyenin udunu getirirken, yolda, yerden çekirdek toplayan bir ihtiyara rastladı. 'Ey ihtiyar yol ver!' diye bağırınca ihtiyar başını kaldırdı. Hizmetçinin elinde udu görünce onu elinden kaptı, yere çaldı, udu paramparça etti. Hizmetçi, ihtiyarın yakasına yapıştı. Orada bulunan bir evin sahibine götürdü. Ev sahibine şöyle dedi:
—Bu adam sana teslimdir, onu kaçırma. Çünkü halife onu istiyor.
—Bağdad’da bu adamdan daha fazla ibâdet eden kimse yok! Nasıl bunu ister?
Hizmetçi 'Benim dediklerimi dinlesene!' diye çıkışıp Harun'un huzuruna girdi ve şöyle dedi: 'Yolda çekirdek toplayan bir ihtiyara rastladım. 'Yol ver' dediğimde başını kaldırıp elimdeki udu gördü. Elimden udu çekip yere çaldı ve kırdı'. Bunu duyan Harun öfkelendi. Yüzü mosmor kesildi. Süleyman b. Cafer halifeye dedi ki: 'Bu öfke neden? Ev sahibine haber gönder. İhtiyarın boynunu vursun, ölüsünü Dicle'ye atıversin'. Harun 'Hayır! Bunu yaptırmam! Biz ona haber vereceğiz. Huzura aldıracağız, önce onunla bu konuda münazara edeceğiz' dedi.
Halifenin emri üzerine bir elçi, ihtiyara gelip emir'ul mü'minîn'in huzuruna gelmesini istedi. İhtiyar da kabul etti. Elçi 'O halde bin!' dedi. İhtiyar bunu kabul etmedi. Böylece yürüyerek sarayın kapısına kadar geldi. Saray kapısında durduruldu. Harun er-Reşid'e ihtiyarın geldiği haber verilince yanındakilere 'Ne dersiniz? Biz önümüzdeki münkerâtı kaldırıp da ihtiyarı buraya öyle mi getirtelim, yoksa içinde münker bulunmayan başka bir odaya mı çekilelim?' diye sordu. Onlar da 'Başka bir odaya çekilmemiz daha iyi olur' dediler. Böylece içinde münker bulunmayan bir odaya çekildiler. Sonra da ihtiyarın getirilmesini emretti. İhtiyarın yeninde içinde çekirdekler bulunan kese vardı. Hizmetçi ona 'Şu keseyi yeninden çıkar ve öylece huzura gir' dedi. İhtiyar 'Benim bu geceki yiyeceklerim bu çekirdeklerdir. Onları nereye bırakırım?' dedi. Hizmetçi 'Biz sana akşam yemeğini veririz korkma!' diye karşılık verdi. İhtiyar 'Sizin yemeğinize ihtiyacım yok' dedi. Münakaşa uzadı. Harun, hizmetçiye 'Ne istiyorsun ondan?' diye bağırdı. Hizmetçi 'Onun yeninde çekirdekler var. Ben ona çekirdekleri bırak da öyle huzura gir dedim' dedi. Halife 'Bırak atmasın, zararı yok' dedi.
Ravi der ki: İhtiyar, Harun'un huzuruna girip selâm verdi ve oturdu. Harun, ihtiyara sordu:
—Ey ihtiyar! Seni yaptığına zorlayan ne idi?
—Ne yaptım?
—Ne mi yaptın?
Harun 'Benim udumu kırdın' demekten utandı. Fakat ihtiyara birkaç defa 'Ne yaptın?' diye tekrar edince ihtiyar şöyle dedi:
—Ey Harun! Ben babandan ve dedelerinden işittim. Minberin üzerinde şu ayeti okuyorlardı: 'Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emrediyor. Zinadan, fenalıktan ve insanlara zulüm yapmaktan da nehyediyor'. (Nahl/90) Ben ise münkeri gördüm ve onu tağyir ettim.
— Evet! Bundan böyle münkeri tağyir et! Allah'a yemin ederim! Allah bundan başkasını söylemiş değildir.
İhtiyar, Harun'un huzurundan çıkınca, halife, bir kişinin eline para dolu bir kese verdi ve ona dedi ki: ''İhtiyarın arkasından git! Eğer rast geldiği kimselere 'Ben emir'ul mü'minîn'e şöyle dedim, o da bana böyle dedi' diyorsa ona bir şey verme! Eğer hiç kimse ile konuşmadığını görürsen bu keseyi kendisine ver". İhtiyar saraydan çıktığı zaman, yere gömülmüş bir çekirdek gördü, onu yerden çıkarmaya çalıştı ve hiç kimse ile konuşmadı. Keseyi getiren ihtiyara yaklaşıp 'Emir'ul mü'minîn'in emridir. Bu keseyi al!' dedi. İhtiyar keseyi getirene dedi ki: 'Git ona söyle! Bu malı nereden almışsa, oraya iade etsin! Bana lazım değil'.
Rivayet ediliyor ki, bu zat, konuşmasını bitirdikten sonra yine yerden almaya çalıştığı çekirdeğe döndü ve şu şiiri okumaya başladı:

“Ben dünyayı görürüm ki; kimin elinde ise, fazlalaştıkça onun için üzüntü ve gam olur.
Dünyaya ikram edenleri, dünya küçük düşürmekle rezil eder.
Dünyayı rezil gören kimseye de dünya ikramda bulunur.
Sen bir şeyden müstağni olduğun zaman onu bırak. Sadece muhtaç olduğun bir şeyi edin.”

Süfyan es-Sevrî der ki: Abbasî halifelerinden Mehdi hicretin 166. senesinde hacca geldiğinde, Cemret'ul-Akâbe'ye taş attığını gördüm. Halk da sopalarla dövülüp sağa,sola Cemre'den uzaklaştırılıyordu. Onun yanında durdum ve kendisine dedim ki: "Ey güzel yüzlü! Eymen, Vail'den, o da Abdullah'ın oğlu Huddame Kitabî'den bize şu hadîsi nakletmektedir: 'Hz. Peygamber'i gördüm. Kurban bayramı gününde Cemret'ul-Akâbe'ye bir devenin sırtında olduğu halde taş atıyordu. Bu esnada uzaklaştırmak için ne kimse dövülüyor, ne kimse kovuluyor, ne kimse cezalandırılıyor, ne de kimseye 'uzaklaş uzaklaş' diye bağırılıyordu'.(24) İşte sen taş atıyorsun. Halk, senin huzurunda sağa sola kovulmakta ve dövülmektedir". Bunun üzerine Mehdi yanındakine 'Bu kimdir?' diye sordu. Yanındaki 'Bu Süfyan es-Sevrî'dir' dedi. Bunun üzerine bana dönerek 'Ey Süfyan! Eğer (babam) Mansur olsaydı sana böyle konuşma imkânını vermezdi' dedi. Ben bunun üzerine ona şöyle dedim: 'Eğer Mansur (kabrinde) gördüğünü sana haber verseydi, muhakkak sen de şimdi yaptığından vazgeçerdin'.
Ravi der ki: Bu konuşmadan sonra Mehdiye denildi ki: 'Süfyan sana 'Ey güzel yüzlü' dedi, 'Ey mü'minlerin emiri' demedi'. Bu söz üzerine Mehdi 'O halde Süfyan'ı bulup getirin' emrini verdi. Bütün araştırmalara rağmen gizlenen Süfyan bulunamadı.

Me'mun'dan şöyle rivayet ediliyor: Halkın arasında iyiliği emreden ve kötülüğü meneden bir kişinin olduğunu haber alan Me'mun, böyle bir vazife için görevlendirmediği bu kişiyi huzuruna çağırdı. Kişi huzuruna geldiğinde Me'mun ona dedi ki; 'İşittiğime göre, sen kendini emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmaya ehil görmüşsün. Oysa biz, sana böyle bir vazife vermiş değiliz'. O esnada Me'mun, bir kürsü üzerinde oturmuş, bir kitap mütalaa ediyor veya bir kıssaya bakıyordu. Konuşma esnasında kitabı unuttu. Böylece haberi olmaksızın kitap ayağının altına düşüverdi. Huzurda bulunan uyarıcı 'Ayağını Allah'ın isimlerinin üzerinden kaldır! Sonra istediğini söyle!' dedi. Me'mun adamın ne demek istediğini anlayamadığı için 'Sen ne diyorsun?' diye bu sözü üç defa tekrar ettirdi ve yine de anlamadı. Bunun üzerine nasihatçi Me'mun'a dedi ki: 'Ya sen kitabı kaldır, ya izin ver de ben kaldırayım!' Bunun üzerine Me'mun baktı bir de ne görsün, kitap ayakları altında... Kitabı derhal kaldırıp öptü ve mahcup oldu ve sonra konuşmaya devam etti:
—Sen neden uyarıcılık ve nasihatçilik yapıyorsun? Oysa Allah Teâlâ bu vazifeyi biz ehli beyt’e vermiş ve şu ayeti bizim hakkımızda inzal buyurmuştur: 'Onlar o mü'minlerdir ki, eğer kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek namazı kılarlar, zekâtı verirler. İyiliği emrederler ve kötülükten alıkoyarlar' (Hacc/41).
—Ey mü’minlerin emiri! Doğru söyledin! Sen nefsini vasıflandırdığın gibi saltanat sahibisin. Yeryüzünde hükümdarsın: Ancak bizler de bu hususta senin yardımcıların ve memurlarınız. Bu vazifeyi Allah’ın Kitabı’nı bilmeyen Hz.Peygamberin Sünneti'nde cahil olan bir kimse yaparsa menedilir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 'Erkek ve dişi bütün mü'minler birbirlerinin yardımcılarıdır; iyiliği emrederler, fenalıktan alıkoyarlar, namazı gereği üzere kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Peygamber'e itaat ederler'. (Tevbe/71)

Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:Mü'min, mü'min için taşları birbirine geçen binalar gibidir. Bir kısmı diğer kısmını, takviye eder.(25)

İşte sen yeryüzünün hâkimi oldun. Bu da Allah'ın Kitabı ve Hz. Peygamber'in Sünneti'dir. Eğer sen bu Kitab ve Sünnet'e itaat edersen, onların hürmeti için sana yardım eden bir kimseye teşekkür etmelisin. Eğer onları dinlemezsen, onların emrettiği şeylere itaat etmezsen, senin işin Allah'a aittir, aziz veya zelil olman O'nun elindedir. O amel bakımından iyilik yapanın ecrini zayi etmeyeceğine söz verip şart koşmuştur. İşte ey emir'ul-mü'minîn şimdi diyeceklerini söyle!
Bu söz üzerine Me'mun, onun konuşmasına hayret edip son derece memnun olarak dedi ki:
— Senin gibi bir kimse için iyiyi emretmek elbette caizdir. Bu bakımdan yaptığın vazifeye bizim emrimizle devam et ve yaptıklarını bizim görüşümüzle yapmış ol!
Böylece adam, vazifesine devam etti.
Bütün bu hikâyeleri buraya derletmekte, idarecilerden izin almaksızın nasihatçilik ve uyarıcılık yapmanın caiz olduğuna delil vardır.

Soru: Baba evladını, efendi kölesini, koca eşini, hoca talebesini ve sultan halkını mutlak mânâda uyardığı gibi acaba çocuk babasını, köle efendisini, kadın kocasını, talebe hocasını halk idarecisini, mutlak bir şekilde nasihat edip uyarabilir mi veya ikisinin uyarıcılığı arasında bir fark var mıdır?
Cevap: Uyarıcılıktaki velayetin esası bellidir. Fakat iki grubun uyarıcılığı arasında tafsilatta fark vardır. Biz bunu çocuk ile baba hakkında düşünelim. Biz uyarıcılık için daha önce beş mertebe saymıştık. Evladın birinci ve ikinci mertebe ile babasına karşı uyarıcılık vazifesi ve yetkisi vardır. Bu mertebeler de; onların bilmediğini tarif etmek, sonra da incitmeden va'z ve nasihatte bulunmaktır. Fakat evlat hiçbir zaman küfretmek, azarlamak, tehdit ve bilfiil dövmek sûretiyle babasına karşı uyarıcılık yapamaz. Bunlar dördüncü ve beşinci mertebelerdir. Fakat babanın öfkelenmesine ve üzülmesine sebebiyet verecek şekilde üçüncü mertebenin babaya tatbik edilip edilmeyeceği hususu düşünmeye değerdir. Bu şu demektir: (Mesela) babasının udunu kırmak, içkisini dökmek, ipekliden dokunmuş elbisesinin iplerini çekmek, evinde haram maldan gördüklerini, kimden gasbetmiş veya çalmışsa sahiplerine geri vermek veya Müslümanlardan toplanan vergilerden (eğer o verginin sahiplerini biliyorsa) sultan tarafından kendisine verilen maaşı ve ikramiyeyi sahiplerine geri vermek, onun duvarında nakşedilen canlı resimleri iptal etmek, onun evinin tahtalarına oyulmuş resimleri iptal etmek, onun evindeki tahtalara oyulmuş resimleri kazımak, evinde kullanılan altın ve gümüş tabakları kırmak gibi.. Kişinin bu saydıklarımızı yapması babasının zatıyla ilgili değildir. Fakat vurmak ve sövmek bunun tam tersinedir. Yalnız buna rağmen bu saydıklarımızı yaptığı zaman babası üzülür ve bundan ötürü öfkelenir, ancak evladın yaptığı doğrudur. Babasının öfkesinin kaynağı, bâtılı ve haramı sevmesidir. En açık fetvaya göre, bu hakkın babaya karşı evlat için sabit olmasıdır. Hatta evlada böyle yapmak gerekir. Burada münkerin çirkinlik derecesine bakmak da uzak bir ihtimal değildir. Eziyet ve öfkenin miktarını dikkate almak da böyledir. Eğer babanın işlediği münker fahiş ise ve bundan dolayı öfkesi de buna yakın bir derecedeyse (öfkesi pek fazla şiddetli olmayan bir babanın içkisini dökmek gibi) burada durum apaçıktır. Eğer münker ve öfke şiddetliyse, yani billurdan veya camdan yapılmış veya herhangi bir hayvan sûretinde yapılmış bir kabı varsa, bu kabı kırmakta pahalı bir malın zayi edilmesi söz konusudur. Bu durumda (münkerin basit olmasına rağmen) kap sahibinin öfkesi çok şiddetli olur ve bu günah, içki ve benzeri günahların ayarında da değildir. Bütün bu sûretlerde düşünme imkan ve ihtimali vardır.

İtiraz: Kitap ve Sünnet'te emri bi'l ma'ruf tahsis edilmeksizin umumi bir şekilde varid olduğuna göre, siz evlat babasını azarlamak, vurmak ve bâtılı terk etmekte sıkıştırmak sûretiyle emri bi'l ma'ruf vazifesini yapamaz hükmünü nereden çıkarıyorsunuz? Kur'an'da 'Anne, babana öf bile deme, onlara eziyet verme' yasağı ise, hususi bir yasaktır ve ana, babanın çirkin fiilleri yapmaları ile ilgili olmayan bir konuda bu emir varid olmuştur.
Cevap: Umumdan istisnayı gerektiren hususî emirler, baba hakkında varid olmuştur. Zira cellâdın zina meselesinde ceza olarak babasını öldürme yetkisi yoktur. Babasına had tatbik edildiği zaman, o sahada çalışmaya da yetkisi yoktur. Hatta kâfir olan babasının öldürülmesine müdahale etmesi de caiz değildir. Babasının elini kesmesi de caiz değildir. Bu hususta birçok haberler gelmiştir ve bu haberlerin bazısı icma ile sabit olmuştur. Madem belli bir cinayete karşı hak ettiği cezayı uygulayarak babasına eziyet etme yetkisine sahip değildir, o halde işlenmesi umulan bir cinayeti menetmek maksadıyla babasını cezalandırmak sûretiyle eziyet vermesi elbette caiz olmaz. Aksine eziyet vermemesi daha evladır.
Bu tertibe aynı zamanda köle ile efendisi, kadın ile kocası arasında da riayet etmek uygundur. Çünkü bunlar da, hakkın lüzumunda evlada yakındırlar. Her ne kadar kölelikle edinilen mülkiyet, nikâhla edinilen mülkiyetten daha kuvvetli ise de.., Fakat haberde şöyle denilmiştir: 'Eğer herhangi bir mahluka secde etmek caiz olsaydı muhakkak kocasına secde etmesi için kadına emir verirdim'.(26) İşte bu hadîs-i şerif karı, koca arasındaki hakkın daha kuvvetli olduğuna delalet eder.

Sultan ile halkına gelince, buradaki durum evlat meselesinde kinden daha şiddetlidir. Halk sultana karşı tarif ve nasihat vazifesini yapabilir. Üçüncü mertebeye gelince, halkın bunu sultana uygulayabilip uygulayamayacağı hususunda ihtilaf vardır.
Sultanın hazinesinden malları almak için saldırmak ve o malları sahiplerine geri vermek, sultanın sırtındaki ipekli elbisesinden ipleri çekmek, onun evindeki içki kaplarını kırmak, sultanın heybetini yıkıcı ve milletin gözündeki haşmetini yok edici olduğu için mahzurlu olur ve düşünmelidir. Sultana karşı bu şekilde hareket etmek hakkında yasak varid olmuştur. Nitekim kötülüğe karşı susmak hakkında yasak emri olduğu gibi... Bu bakımdan burada da iki mahzur çarpışmaktadır.

Burada durum, münkerin fahişliğine ve gizliliğine, sultana saldırmaktan ötürü onun haşmetini düşürücü hareketin derecesine bakmaktan kaynaklanan ictihada bağlıdır. Bu ise, kontrol altına alınması mümkün olmayan ve takdiri güç olan bir ictihaddır.
Talebe ve hocasına gelince, bunların arasındaki emir daha hafiftir. Zira muhterem olan, ilim sahibi olan hocadır. İlmi ile amel etmeyen bir âlime hürmet edilmez. Bu bakımdan talebe, hocasından öğrendiği ilmin gereği gibi hocasına karşı uyarıcılık görevini yerine getirebilir.

Hasan Basrî'ye şöyle soruldu:
—Evlat babasına karşı uyarıcılık görevini nasıl yerine getirebilir?
—Babası öfkelenmedikçe evlat va'z ve nasihate devam etmelidir. Babası öfkelendiği zaman susmalıdır.

—Beşinci şart, kişinin uyarıcılığa güç yetirebilmesidir. Aciz bir kimsenin uyarıcılığının ancak kalbi ile buğzetmek şeklinde olacağı gizli bir şey değildir. Zira Allah'ı seven herkes Allah'a karşı yapılan günahtan nefret edip kalben onu çirkin görür.
İbn Mes'ud (r.a) diyor ki: 'Kâfirlerle ellerinizle cihad ediniz. Eğer onların yüzüne karşı öfkenizi göstermeye gücünüz yetiyorsa, hiç değilse onu yapınız'. Bil ki, uyarıcılık farziyeti, sadece hissî acizliklerden ötürü kalkmaz. Hissî acizliğe eğer uyardığından dolayı bir zarara uğrayacağı da eklenirse, işte o zaman uyarıcılığın farziyeti üzerinden kalkar. Bu da acizlik mânâsındadır. Kişi uyarıcılıktan dolayı kendisine dokunacak bir çirkinlikten korkmayıp, fakat uyarıcılığının fayda vermeyeceğini bildiği zaman da durum böyledir. O zamanki duruma bakmalıdır. Bunlardan biri alıkoyduğu halde alıkoymasının fayda vermemesidir. İkincisi ise uyarıcılıktan dolayı doğacak bir çirkinlikten korkmasıdır. Bu iki mânâ itibarıyla dört durum meydana gelir.

Birinci durum: İki mânânın bir arada bulunmasıdır. Konuşmasının fayda vermeyeceğini ve eğer konuşursa dövüleceğini biliyorsa bu durumda uyarıcılık vazifesi kendisi için farz değildir. Hatta bazı yerlerde veya çoğu zaman da durum bu ise, uyarıcılık o zaman da haram olur. Evet, ancak bu takdirde gereken şey, münkerin işlendiği yerlerde hazır bulunmamaktır. Görmemek için evinde uzlete çekilmelidir. Evinden önemli veya farz olan bir ihtiyacı için çıkmalıdır. Eğer fesadı işlemeye zorlanmazsa veya zulüm ve münkerlerde sultanlara yardım etmeye zorla sevk edilmezse, bu takdirde memleketini terk etmesi ve diyarından hicret etmesi gerekmez. Eğer fesadı işlemeye veya zâlimlere yardım etmeye zorlanırsa, hicret etmeye de gücü varsa, bu takdirde hicret etmek kendisine gerekir. Zira zorlamak, özür sayılmaz.
İkinci durum: İki mânânın birden yok olmasıdır. Söz ve fiiliyle münkerin ortadan kalkacağını ve hiç kimse tarafından kendisine bir kötülük yapılmayacağını biliyorsa, bu takdirde uyarıcılık kendisine farz olur. İste kayıtsız ve şartsız kudret bu demektir.
Üçüncü durum: Uyarıcılığın fayda vermeyeceğini biliyor, bununla beraber, kendisine herhangi bir zararın dokunmasından da korkmuyorsa, bu takdirde faydası olmadığı için, uyarıcılık vazifesi kendisine farz olmaz. Ancak İslâm'ın şiarını belirtmek için halka dinin emirlerini hatırlatmak bakımından uyarması müstehabtır.
Dördüncü durum: Üçüncü durumun tam tersidir. Uyarmasıyla münkerin ortadan kalkacağını biliyor, fakat bununla beraber kendisine nahoş bir hakaretin dokunacağını da biliyorsa, mesela fâsık bir kimsenin kadehine taş atıp kırmak ve şarabını dökmek gibi veya fasıkın elindeki udunu ansızın çekip almak, yere çarpıp kırmak ve onu bu münkeri işlemekten alıkoymak gibi.. Fakat bununla beraber fâsığın kendisine saldırıp vuracağını biliyorsa, bu takdirde uyarıcılık ne farz ne de haramdır. Sadece müstehabtır. Zâlim bir sultana karşı hak bir söz söylemenin fazileti hakkında naklettiğimiz hadîs, bunun müstehab olduğuna delalet etmektedir, Fakat şüphe yoktur ki, burası korkunun 'zannedildiği' yerdir.

Burada uyarıcılığın müstehab olduğuna, Ebu Süleyman Daranî'den gelen şu rivayet de delâlet eder: Ebu Süleyman der ki: 'Halifelerin birinden, bir konuşma dinledim. Ona karşı çıkmak istemedim ve biliyordum ki, karşı çıktığım takdirde öldürüleceğim. Fakat beni bu konuşmayı yapmaktan ölüm menetmedi. Ancak o zaman bir grup insan arasında bulunuyordum. Halka mücahid görünmek zihniyetinin bana galip gelmesinden ve böylece fiilimde ihlâssız olduğum halde öldürülmüş olmaktan korktum!'

Soru:'Allah yolunda mallarınızı harcayın ve elinizle kendinizi tehlikeye atmayın!'(Bakara/195) ayetinin mânâsı nedir?

Cevap: Tek Müslüman’ın büyük bir kâfir topluluğun üzerine saldırıp onlarla çarpışmasının helâl olduğunda hiçbir kimsenin şüphesi bulunmamaktadır, velev ki bu kimse kesinlikle öldürüleceğini bilse bile... Bu kişinin böyle yapmasının, çoğu zaman bu ayete ters düştüğü sanılır. Oysa hiç de zannedildiği gibi değildir. Aksine tehlike Allah için infakı terk etmektir.

Berra b. Azib der ki: "Tehlike, günah işleyip sonra 'benim tövbem kabul olunmaz' kanaatidir".
Ebu Ubeyde der ki: Tehlike bir günahı işleyip artık helâk oluncaya kadar herhangi bir hayır işlememek demektir'.
Madem ölünceye kadar kâfirlerin saflarına dalıp onlarla savaşmak caizdir, o halde uyarıcılıkta da böyle hareket etmek caizdir. Fakat eğer kişi kâfirlere saldırmakla onlara hiçbir zarar veremeyeceğini biliyorsa (iki gözü kör bir kimsenin kendini kâfirlerin içine atması gibi) veya aciz bir kimsenin kâfirlerin içine daldığında kesin olarak öldürüleceğini veya cesaretini göstermekten ötürü kâfirlerin kalplerini korkutacağını ve diğer Müslümanlar hakkında da 'Müslümanlar ölümden perva etmiyorlar, onlarda Allah yolunda şehidlik sevgisi vardır' inancını düşmanda bırakacağını ve bu inanç ile şevket ve savletlerinin kırılacağını biliyorsa, o takdirde bu caiz olur.

Uyarıcı da böyledir. Hatta uyarıcının uyarmasının münkeri kaldırmakta müsbet tesir yapacağı söz konusu ise, uyarıcı için nefsini dövülmeye ve öldürülmeye arz etmek müstehab olur. Yine uyarmasının fâsıgın nüfuzunu kıracağını, diyanet ehlinin kalbini takviye edeceğini bildiği takdirde, her şeyi göze alıp uyarıcılık yapmak müstehabdır. Fakat zorba bir fasığı kılıcı ve kadehi yanında olduğu halde görürse, eğer 'şarap içme!' dediği takdirde, kadehini kafaya dikip kellesini kılıçla vuracağını biliyorsa, burada uyarıcılık için ben şahsen hiçbir çıkar yol görmemekteyim. Bu helâk olmanın ta kendisidir. Çünkü uyarmaktan gaye, dinde görünür şekilde müsbet tesir yapmaktır. Dine nefsini feda etmektir. Nefsi faydasız bir ölüme atmak ise, mânâsız bir harekettir. Hatta böyle yapmanın haram olduğunu kabul etmek daha uygundur.

Uyarmak, münkeri iptal ettiği veya uyarıcılığının faydası görüldüğü takdirde müstehab olur. Bu da ancak gelen tehlikenin sadece uyarıcının şahsına ait olması şartıyla caiz olur. Eğer uyarıcı bilse ki, uyarmasından ötürü, beraberindeki (arkadaşları veya) akrabası veyahut dostları da zarar görecekler, bu takdirde uyarması caiz değildir. Aksine haramdır. Çünkü bu münkeri kaldırmaktan aciz olmak demektir. Ancak bu münkerin kaldırılmasına çalışılmadığı takdirde ikinci bir münkerin işlenmesine yol açacağını ve burada hiçbir kuvvet sahibi olmadığını biliyorsa iş değişir. Ancak ('uyarıcılık yaparsam o münker bozulacaktır' şeklinde) bir bilgiye sahipse, fakat onun bu uyarması, uyarılanın dışında başka bir münkeri yapmaya sürüklüyorsa, bu takdirde, en açık fetvaya göre uyarıcılık helâl değildir. Çünkü maksat, mutlak mânâda dinen yasak ve çirkin olanların kaldırılmasıdır. İster Zeyd'den, isterse Amr'dan olsun. Bu şöyle anlatılabilir: Mesela bir insanın beraberinde helâl, fakat bir pisliğin içine düşmesiyle pis olan bir meşrubat vardır. Uyarıcı bilir ki, eğer bu harici pislikten ötürü pis olan bu meşrubatı dökersem bunun sahibi şarap içecek veya çocuklarına helâl içecek bulamadığından şarabı içirecektir. İşte bu takdirde, haricî pislikten dolayı pislenmiş olan fakat aslında helâl olan meşrubatı dökmekte hiçbir mânâ ve fayda yoktur. Şöyle denilebilir; o pislenmiş meşrubatı döktüğünden dolayı bir münkeri iptal etmiş oluyorsun. Ama şarabın içilmesine gelince, onu da kullanma kudreti yoktur. Bu ihtimali birçok kimse savunmuştur. Fakat uzak bir ihtimal de değildir. Çünkü bu meseleler fıkhî meselelerdir. Buralarda ancak zanna göre hüküm verilebilir. Tağyir edilmiş münkerin dereceleriyle tağyir ve uyarıcılığın sirayet ettiği münkerin dereceleri arasını ayırmak, uzak bir ihtimal değildir. Çünkü kişi, başkasının koyununu yemek için kestiği zaman, uyarıcı da onu koyunu kesmekten menettiği zaman, bir insanı kesip yiyeceğim biliyorsa burada uyarıcılık mânâsız kalmaktadır.
Evet! İnsan kesmekten veya insanın azalarından birini kesmekten menettiğinde, uyarılarının o adamı başkasının malını almaya sürüklediğini biliyorsa, burada uyarmanın bir anlamı vardır.

İşte bunlar, haklarında ictihad edilecek inceliklerdir. Uyarıcı bir kimse, bütün bu inceliklerde ictihadına tâbi olmalıdır. Bu inceliklerden ötürü deriz ki; avam tabakasından olan bir insan için ancak belli ve açık konularda uyarıcılık yapmak doğrudur. Şarap içmek, zina etmek ve namazı terk etmek gibi... Fakat günah oldukları ancak ictihadla bilinecek şeylere gelince, halktan bir kimse eğer bu konuya dalarsa, ifsad edip bozacağı, düzeltip yapacağından daha fazla olacaktır. İşte 'uyarıcılık ancak valinin tayiniyle sabit olur' diyen bir kimsenin görüşü bu noktada kuvvetli görünür, zira çoğu zaman uyarıcılığa marifetinin veya diyanetinin kusurluluğundan dolayı ehil olmayan bir kimse ortaya atılır, onun uyarıcılığı birtakım mefsedet ve melanetlere yol açar. Eğer Allah Teâlâ dilerse bu hususta perdeyi aralayacağız.

Soru: Siz kesinlikle 'uyarıcılıktan bir kötülük geleceğini veya uyarıcılığın fayda vermeyeceğini biliyorsa' dediniz. Acaba bu kesin bilgi yerine böyle olacağını sanıyorsa durum nedir?
Cevap: Bu hususlarda galip zan, ilim ifade eder. Ancak ilimle zan çarpıştığı zaman, aralarındaki fark belirir. Zira yakînî ilim zanna galip gelir. Başka yerlerde de ilim ile zan arasında ayrım yapılır. Kesinlikle uyarıcılığın fayda vermeyeceğini bildiği zaman uyarıcılığın farziyeti kendisinden düşer. Eğer galip zannına göre 'fayda vermiyor' kanaati veya Tayda verme' ihtimali söz konusu ise, bununla beraber bir kötülük de beklenmiyorsa, bu takdirde uyarmanın farz olup olmadığı hususunda ihtilaf edilmiştir. Fakat en açık fetvaya göre 'Bu takdirde uyarmak farzdır'. Zira zarar diye bir şey bulunmamaktadır, üstelik fayda da umulmaktadır.

Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker hakkında rivayet edilen diğer şeyler de her halükârda bunların yapılmasının farziyetini ifade eder. Biz ancak hususî yoldan fayda vermeyeceği bilinen şekilleri istisna ederiz. Bu istisnalar ya icma veya zahirî kıyasla olur. İş kendisi için değil, memur için kast olunur. Bu bakımdan amir, memurdan ümitsiz olduğu zaman işte hiçbir fayda yoktur. Ümitsizlik olmadığı takdirde farziyetin düşmemesi tarafını savunmak daha uygundur.

Soru: Olacağı kesin ve zannı galible bilinmeyen, fakat olup olmamasında şüphe olan veya zannı galibe göre, uyarıcılık yapana hiçbir kötülük dokunmayacaksa, fakat dokunacağı muhtemel ise, bu ihtimal uyarıcılığın farziyetini ortadan kaldırır mı? Yoksa kesinlikle bir kötülüğün kendisine isabet etmeyeceğini bildiği anda mı kendisine uyarma vazifesi farz olur veya zannı galible bir kötülüğün kendisine isabet edeceğini bildiği zaman hariç, her durumda mı uyarıcılık vazifesini yapmak kendisine farz olur?
Cevap: Eğer zannı galible uyarıcılıktan zarar göreceğini biliyorsa, uyarıcılık yapması kendisine farz değildir. Aksi takdirde farzdır. Sadece zarar göreceği ihtimali var ise bu takdirde farziyet ortadan kalkmaz. Çünkü uyarıcının zarar görmesi, her zaman mümkündür. Eğer zarar görüp görmeyeceği hususunda şüphelenirse, görüp veya görmeyeceği tarafını tercih eden bir delil mevcut değilse, burada düşünmek gerekir. Bu bakımdan burada şöyle demek ihtimali vardır. Uyarıcılık hakkındaki nassların umumi oluşu hasebiyle uyarıcılıkta aslolan farz olmasıdır, ancak bir mekruhun varlığıyla farziyet düşer. Mekruh da beklenilir bir şey olmalıdır. En açık fetva da budur. Buna rağmen şöyle demek de muhtemeldir: Kişi 'uyarıcılıkta zarar olmadığını' bildiği zaman uyarıcılık kendisine farz olur veya böyle bir zanda bulunduğu takdirde farz olur. Fakat emri bil ma'rufu gerektiren umumi nassların delâletlerine bakmak hasebiyle birinci ihtimal daha sıhhatlidir.

Soru: Uyarıcılıktan ötürü zarar görmenin beklenilmesi, korkaklık ve cesaret derecesine göre değişir. Kalbi zayıf, korkak bir kimse uzak bir ihtimali sanki görüyormuş ve ondan tirtir titriyormuş gibi yakın görür. Cesaretli ve atılgan bir kimse ise, gelebilecek zararı, güzel ümitlerden ibaret olan tabiatının hükmü olarak uzak görür. Ancak olup meydana geldikten sonra olacağına inanır. O halde hangisine güvenmek gerekir?
Cevap: Güven, ancak mûtedil tabiat, sâlim akıl ve sağlam mizaca olur. Çünkü korkaklık, hastalıktır. Kalpte bir zafiyettir. Sebebi ise kuvvetteki kusur ve tefritten ileri gelir. Tehevvur ise, kuvvetteki ifrat ve fazlalıktan ötürü itidal durumundan çıkış demektir. Bunların ikisi de eksiklik sayılır. Kemâl ise ancak şecaatla tabir edilen itidaldedir. Korkaklık ve cesaretin her ikisi de, bazen aklın eksikliğinden, bazen de ifrat ve tefritten dolayı mizacın bozukluğundan kaynaklanır. Çünkü mizacı korkaklık ve cesaret sıfatında normal olan bir kimse, bazen kötülüğün çıkacağı noktaları kavrayamaz ve böylece cesaretinin sebebi cahilliği olur. Bazen de kötülüğü kaldırmak noktalarını kavrayamamaktadır. Bu takdirde cehaleti korkaklığına sebep olur. Bazen de denemeler yoluyla şerrin geliş noktalarını, iteleyici sebeplerini bilir. Fakat şecaatli bir kimseye, yakın bulunan şerrin yaptığını, uzak bulunan bir şer de, kalbindeki bir zafiyetten dolayı atılganlık kuvvetinde gevşeklik meydana getirip kendisini yapmaktan alıkoyma hususunda aynı şeyi yapar.

O halde iki tarafa da iltifat edilemez. Korkak bir kimseye gereken vazife (hastalığını ortadan kaldırmak sûretiyle) korkaklığını kaldırmaya çalışmaktır. Korkaklığın illeti ise, cehalet veya zayıflıktır. Cehalet deneme ile zayıflık da korkutucu fiili zoraki bir şekilde yapa yapa normal bir hâle getirmek suretiyle ortadan kalkar. Zira yeniden münazara ve vaaza başlayan bir kimse tabiatının zayıflığından dolayı bazen bu vazifeyi yerine getirmekten korkar. Ama devam ettiği veya âdet haline getirdiği zaman, o zafiyetten kurtulur. Eğer zafiyet kalbi istila etmesi bakımından zaruri bir tabiat ve sökülmesi mümkün olmayan bir durum hâline gelirse, bu takdirde zayıfın hükmüne tâbidir. Nasıl ki hasta bir kimse, bir kısım vecibe ve vazifelerini ihmal hususunda mazur sayılıyorsa, böyle bir kimse de mazur sayılır. Bu sırra binaen şöyle deriz: Bir görüşe göre, deniz seyahatinden çok korkan bir kimse için farz haccı yapmak gayesiyle deniz seyahati farz olmaz. Fakat deniz seyahatinden fazla korkmayan bir kimseye farzdır. İşte emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker'in farziyeti hakkında da durum böyledir.

Soru: Umulan kötülüğün tarifi nedir? Zira bazen insanoğlu bir kelimeyi kötülük sayar, bazen bir vuruşu, bazen de uyarılanın aleyhinde dedikodu yapmayı kötülük kabul eder. Oysa dünyada hiçbir şahıs yoktur ki, uyarılsın da uyarana bir nebze eziyet vermesi umulmasın. Bazen de uyaranı saltanat sahibine ihbar eder. Bazen de uyarıcının şerefine halel getirecek şekilde bir mecliste onu tenkid eder. Bu bakımdan uyarıcılığın ve nasihatçiliğin farziyetini düşüren kötülüğün haddi ve tarifi nedir?
Cevap: Burada da engin bir düşünce vardır. Bu çok geniş ve uygulama şekilleri oldukça çoktur. Fakat bizler yayılmış kısımlarını birleştirmeye ve onları zapt u rapt altına almaya gayret edeceğiz. O halde deriz ki, mekruh matlubun zıddıdır. Halkın dünyada istedikleri dört maddede toplanır:
1.Nefisteki istekleri ilimdir.
2.Bedendeki istekleri sıhhat ve selâmettir.
3.Maldaki istekleri servettir.
4.Halkın kalbindeki istekleri ise nüfuzdur.
Bu bakımdan insanların istek ve amaçları ilim, sıhhat, servet ve nüfuz'dur. Nüfuz'un mânâsı da (servetin mânâsı paraya sahip olmak olduğu gibi) halkın kalbine sahip olmaktır. Çünkü halkın kalbi dünyevî hedeflerin tahakkukunun vesilesidir. Nitekim paraya sahip olmak, hedeflere varmanın vesilesi olduğu gibi. Nüfuz'un mânâsının tahkiki ileride gelecektir ve yine Mühlikât bölümünde kalbin nüfuza meyletmesinin sebebi de açıklanacaktır. İnsanoğlu bu dört şeyi nefsine, akrabasına ve kendisiyle ilgili bulunan kimselere ister ve bu dört şey uğrunda iki şeyi de çirkin görür:
1.Meydana gelen ve mevcut olanın giderilmesini çirkin görür.
2.Hazırda olmayan ve beklenilen şeyin olmamasını çirkin görür. Yani olması beklenen şeyi engelleyen şeyleri çirkin görür.
Bu bakımdan zarar, ancak mevcut olanın ortadan kalkması veya beklenenin geciktirilmesinde söz konusudur. Çünkü beklenilen, oluşu mümkün olan bir şeyden ibarettir. Oluşu mümkün olan sanki olmuştur. Onun imkânını ortadan kaldırmak sanki oluşunu ortadan kaldırmaktır.

Bu bakımdan mekruh sadece iki kısma dönüşür:
a. Birinci kısım, beklenilenin oluşuna engel olunmasından korkmaktır. Böyle bir korkunun asla emri bi'l ma'ruf'un terkinde ruhsat sebebi sayılması uygun değildir. Biz, istenilen dört şeyin misallerini gösterelim:
—İlim: Bunun misali hocasının kendisi hakkındaki müsbet durumunu değiştireceğinden, dolayısıyla tâlim ve terbiyesinden vazgeçeceğinden korktuğu takdirde onunla ilgili bir kimseye karşı uyarıcılık vazifesini terk etmesidir.
—Sıhhat: Hastalığını kontrol etmek için yanına gelen doktorun sırtında mesela ipekli elbise gördüğü halde, doktorun geç gelmesinden ve bundan dolayı da beklenilen sıhhatin gecikmesinden korkarak uyarıcılık vazifesini doktora karşı terk etmesidir.
—Mal: Maaşını keseceği ve kendisine iyiliklerde bulunmayacağı korkusuyla kendisine yardım eden bir kimseye karşı (sultan veya sultanın arkadaşlarına yapıldığı gibi) uyarıcılık vazifesini terk etmesidir.
—Nüfuz: Gelecekte yardımını umduğu ve nüfuzundan bir şeyler beklediği bir kimseye karşı uyarıcılık vazifesini, gelecekte yardımını keseceğinden korkarak terk etmesidir.

Bütün bu durumlarda uyarıcılığın farziyeti düşmez. Çünkü bunlar yasaklanan birtakım fazlalıklardır. Fazlalıkların elde edilmesine zarar demek mecazîdir. Hakiki zarar, hali hazırda var olan bir şeyin yok olmasıdır. Bundan ancak ihtiyacın gerektirdiği bir şey istisna edilir ki bu şeyin yok olmasında, münker ve çirkine karşı susmanın mahzurundan daha fazla bir mahzur vardır. Nitekim hâli hazırda kemirici bir hastalıktan dolayı doktora muhtaç olduğu, sıhhat bulması da doktorun tedavisinden umulduğu ve doktorun gecikmesinde hastalığın gittikçe şiddetleneceği, uzayacağı ve bazen de ölüme götürmesi ihtimali olduğu gibi.

İlimden gayem; benzeriyle suyu kullanmayı terk etmenin ve toprakla teyemmüm etmeye gitmenin caiz olduğu zann demektir. Bu bakımdan bu sınıra vardığında uyarıcılığın ve nasihatçiliğin terkine ruhsat verilmesi uzak bir ihtimal değildir.

İlimde olmasına gelince... Adamın dinin önemli meselelerinin cahili olması gibi.. Buna rağmen sadece bir öğretmen bulabilmiştir. O öğretmeni bırakıp başka birisine gitmeye de gücü ve takati yoktur ve uyarılan kişinin o öğretmene gitme yolunu yüzüne kapatacağını da bilir. Çünkü o öğretmen uyardığı adama bağlıdır veya onun sözünü dinler. Bu takdirde dinin önemli şeylerini terk etmek mahzurlu olur. Uyarmaktan vazgeçmek de mahzurlu olur. Bu mahzurların birinin diğerine tercih edilmesi uzak bir ihtimâl değildir. Tercih işlemi de dinin önemli şeyleriyle ilgili olduğu için ilme olan ihtiyacının büyüklüğüyle, işlenilen münkerin kötülüğüne göre değişir.

Malda ise, çalışmaktan ve dilenmekten acizdir, tevekkülde de kuvvetli bir nefse sahip değildir, kendisine nafaka veren şahıstan başka kimse de yoktur, eğer o şahsı uyarırsa rızkını kesecektir. Bu sefer rızkını elde etmek için haram bir şeyin ardına düşmeye mecbur olacak veya acından ölecek bir kimse gibidir. Bu kimse için de hakkında durum şiddetlendiği zaman, susmasına ruhsat verilmesi uzak bir ihtimal değildir.

Nüfuza gelince, uyarıcıya kötü bir kimsenin eziyet vermesidir. Bu kimse ancak sultandan aldığı bir nüfuz ile o kötünün şerrinden emin olabilir. Oysa sultanın nüfuzundan yararlanmak da ipekli giyen veya içki içen ve sultanın yakını olan bir kimse vasıtasıyla mümkündür. Eğer bu içki içen veya ipekli giyeni uyarırsa, o da aracılık yapıp kendisine vasıta olmaz. Dolayısıyla nüfuzu elde etmekten de mahrum kalır. Böylece o şeririn eziyeti de devam eder. İşte bu durumlar olduğu zaman bunları istisna etme uzak bir ihtimal değildir. Fakat bütün bu durumlarda yapılması gereken şey uyarıcının ictihadına bağlıdır. Hatta uyarıcı bu hususta kalbinden fetva istemelidir. Mahzurların birini diğeriyle karşılaştırmalıdır. Nefsinin hevasına göre değil, İslâm'a göre tercih yapmalıdır. Eğer İslâm'a göre susmak tarafı ağır basarsa, susmasına mudarat denir. Eğer nefsinin hevasma göre susmak tarafı ağır basarsa susmasına müdahene (yağcılık) denir. Bu bâtınî bir iştir. Ancak ince bir bakışla buna vâkıf olunur. Fakat murakâbe eden Allah Teâlâ basirdir. O halde her dindara bu hususta kalbini murakâbe etmek ve Allah'ın her türlü güce sahip olduğunu bilmek gerekir. Böylece bu sükût ya dindendir veya nefsinin hevasındandır. Her nefis, işlemiş olduğu kötülük veya hayrı Allah nezdinde hazır olarak görecektir, velev ki bu işledikleri kalbinden geçirilmiş bir fikir veya gözüyle süratli bir şekilde yapılmış bir bakış olsun. Zulüm olmaksızın ve cefaya uğramaksızın bütün bunları Allah'ın divanında hazır görecektir. Allah Teâlâ kullarına zulmedici değildir.

b. İkinci kısma gelince, hazırda olanın yok olup kaldırılmasıdır. İlim hariç diğer dört şey hakkında susmanın caiz olması hususunda bu muteber bir mazerettir. İlmin ise yok olmasından ve kaldırılmasından korkulmaz. Ancak kişinin kusur yapmasıyla olursa durum değişir. Aksi takdirde hiç kimse başkasının ilmini yok etmeye muktedir değildir. Her ne kadar başkasının sıhhatini, selâmetini, servet ve malını yok etmeye muktedir ise de... Bu da ilmin şerefli olmasının sebeplerinden birisidir. Çünkü ilim dünyada devam eder. Sevabı ise, ahirette devam eder. Hiçbir zaman ilmin sonu gelmez.

Sıhhat ve selâmete gelince, bunların yok olması dövülmekledir. Bu bakımdan uyarıcılıktan dolayı kendisine elem ve eziyet verecek şekilde dövüleceğini bilen bir kimseye uyarmak gerekmez. Her ne kadar daha önce dediğimiz gibi bu şekildeki uyarma müstehab ise de... Madem ki vurmak sûretiyle acıtmakta hüküm budur, o halde yaralamak herhangi bir azasını kesmek ve öldürmekte bu hüküm daha da açıktır.

Servete gelince, kişi bilir ki, uyarıcılık ve nasihatçilik yaptığı takdirde evi tahrip edilip elbiseleri paramparça edilecektir. Böyle olacağını bilmek de uyarma farziyetini ortadan kaldırır. Sadece müstehab olmak ciheti kalır. Zira dinine dünyasını feda etmekte sakınca yoktur. Dövülme ve yağmalanmanın her birinde asgari bir sınır vardır ki, bu pek önemli bir şey değildir. Meselâ malından bir tane alınması veya bir tokat vurulması gibi... Âzami olarak da bir sınırı vardır ki onu dikkate almak gerekli olur. Bunun ortalama bir sınırı da vardır ki, şüphe ve ictihadı gerektiren bir yerde olur. Dindar bir kimseye bu hususta ictihad gerekir ve mümkün olduğu kadar dinî tarafını tercih etmelidir.

Nüfuza gelince, onun yok olması, uyarıcıya elem vermeyen bir şekilde vurmak veya bir cemaatin içerisinde küfretmek veya mendilini boğazına dolayıp şehirde gezdirmek veya yüzü siyaha boyayıp dolaştırmakla olur. Bütün bunlar elem vericidir. Bunun da birçok dereceleri vardır. En ağırı 'mürüvvetin düşüşü' denen durumdur. Yalınayak başı kabak şehirde gezdirmek gibi.. Böyle bir durum, kişinin uyarıcılık hususunda susmasını caiz kılar. Çünkü dinen mürüvvetin korunması emrolunmuştur. Uyarıcıya bu muameleyi yapmak ise çeşitli darbelerle bedende yapılan elemden çok daha üzücüdür. Birkaç paranın kaybolmasından da daha acıdır. İşte bu bir derecedir. İkinci derece 'katıksız nüfuz' ve 'yüksek rütbe' diye tabir olunur. Çünkü yeni elbiselerle çıkmak süstür. Atlara binmek de öyle.. Bu bakımdan eğer kişi uyarıcılık yaptığı takdirde, emsalinin giymeyi âdet edinmediği elbiseler içerisinde yaya gezmeye zorlanacaksa, bu düşünmeye değer bir durumdur. İşte bunlar birtakım meziyetlerdir. Bunları korumaya devam etmek güzel bir şey değildir. Ama mürüvvetin korunması güzeldir. Bu bakımdan böyle akıbetlere düçar olmasın diye uyarıcılık vazifesinin düşmesi uygun değildir.

Dil ile hakarete uğrayacağından korkması da bu mânâdadır. Bu hakaret ya huzurunda ve yüzüne cehalet, hamakat, riya ve iftiraya nisbet edilmekle, dil ile kendisine saldırıda bulunmakla veya bulunmadığı bir zamanda gıybetin her çeşidiyle saldırıya uğramakla olur. Bunlar uyarıcılığın farziyetini düşürücü değildirler. Çünkü burada ancak nüfuzun fazla gerekmeyen kısımları ortadan kalkar. Eğer kınayıcının kınaması, fâsığın gıybet yapması, küfretmesi ve azarlaması veya uyaranın derecesinin fâsığın ve ona benzer kimselerin kalbinden düşeceği ihtimaliyle uyarıcılık vazifesi terk edilirse, bu takdirde hiçbir vakit uyarıcılık farz olmaz. Zira uyarıcılık hiçbir zaman bu gibi hareketlerden ayrılamaz. Meğerki kötü görülen ve uyarmaya vesile olan gıybet olsun ve eğer bu yapılan gıybeti tenkid ederse gıybetçi, gıybet edilenin hakkında susmayacağı gibi bu sefer uyarıcıyı da gıybet edilene nisbet edip gıybete sokacağını bilirse bu takdirde uyarıcılık haramdır. Çünkü bu uyarıcılık günahın artmasına sebep olur. Eğer uyarıcılıktan dolayı gıybet edilenin yakasını bırakıp sadece uyarıcının yakasına yapışacağını biliyorsa, bu takdirde uyarma kendisine farz değildir. Çünkü gıybet edilenin gıybeti günah olduğu gibi, uyarıcının gıybetini yapmak da günahtır. Fakat bu takdirde kendi nefsini Müslüman kardeşlerinin nefsi yerine gıybet oklarına hedef yapması ve nefsini feda etmesi bakımından uyarıcılık yapmak müstehab olur. Nassların umumiliği uyarıcılığın farziyetinin çok kuvvetli ve susmanın da tehlikesinin çok büyük olduğuna delâlet etmektedir. Bu bakımdan ancak dinen tehlikeli olan bir şey uyarıcılığı bırakmayı ruhsatlı hâle getirir. Mal, can ve mürüvvetin şer'an önemi ise açıktır. Nüfuzun ve dünyevî büyüklüğün meziyetleri, süsün dereceleri, halkın övülmesinin istenmesine gelince, bütün bunlarda tehlike diye bir şey yoktur.

Ama bu tip kötülüklerin çocuklarının veya akrabalarının başına geleceği korkusundan dolayı uyarıcılığı terk etmesine gelince, bu kendi nefsine isabet edeceğinden korktuğundan daha hafiftir. Çünkü kişinin kendi işinden dolayı eziyet görmesi, başkasının işinden dolayı eziyet görmesinden daha şiddetlidir.

Fakat bu durumlar, dinî yönden incelendiği takdirde kendinin başına gelmesinden daha üstün kabul edilmelidir. Çünkü kişi kendi haklarında müsamahakâr davranabilir. Fakat başkasının hakkından taviz verip müsamaha göstermeye yetkisi yoktur. Bu bakımdan uyarmasından ötürü çocukları ve akrabaları için böyle bir tehlike söz konusu ise susması uygundur. Zira uyarmasından dolayı onların ziyan olan hakları, eğer dövülmek ve yağma edilmek gibi haksızlıkla ziyan olursa, buna yol açan uyarıcılığı yapmamalıdır. Çünkü bir münkeri kaldırmak, ikinci bir münkerin işlenmesine yol açmış olur. Eğer onların hakları günah yoluyla ortadan kalkmıyorsa, bu takdirde Müslüman’a eziyet vermek olur ve bu da ancak onların rızasını almak sûretiyle yapılabilir. O halde nasihatçinin uyarması, yakınlarının üzülmesine sebep olduğu takdirde onu terk etmelidir. Zengin akrabaları olan bir zahid gibi... Bu zahid eğer sultana karşı uyarıcılık vazifesini yaparsa (malı olmadığından) kendisi için malının ziyan olma korkusu yoktur. Fakat akrabalarının mallarını gasbederek kendisinden intikam almaya kalkışabilir. Bu bakımdan kişinin uyarması, akraba ve komşularına zarar getiriyorsa, uyarmayı terk etmelidir. Çünkü Müslümanlara zarar vermek haram ve mahzurludur. Nitekim münkeri görüp susmanın mahzurlu olduğu gibi... Evet! Uyarması sebebiyle akraba ve komşularının can ve mallarına gelen zarar veya şereflerine dokunan zillet derecelerine göre değişir.

Soru: Herhangi bir kimse, azalarından birisini kesmek isterse, onu menetmek ancak onunla döğüşmekle mümkünse ve bu boğuşma da çoğu zaman onun ölümüne sebep olursa, acaba azasını kesmek istediğinden dolayı kendisiyle mücadele yapılır mı? Eğer siz, 'evet, bundan dolayı onunla harbedilir' derseniz, bu imkânsızdır. Çünkü böyle yapmak bir azanın helak edilmesinden korkarak bir nefsi telef etmek olur. Aynı zamanda telef edilmesi engellenmek istenilen o aza da onunla beraber telef olup gider.
Cevap: Amacımız azasını korumak değildir. Aksine, münker ve günahın yolunu kapatmaktır. Onu uyarıcılık uğrunda öldürmek ise, günah değildir. Fakat ona azasını kesmek imkânını vermek günahtır. Bu tıpkı bir Müslüman’ın servetine saldıran bir kimseyi, ölümüne sebebiyet verecek şekilde engellemeye çalışmak gibidir. Böyle yapmakla, biz bir Müslüman’ın malından olan bir dirheme karşılık, diğer bir Müslüman’ın canını feda etmek caizdir demiyoruz, aksine zulmü önlemek amacıyla caizdir diyoruz. Çünkü bir Müslüman’ın canını bir dirheme feda etmek mümkün değildir. Fakat Müslümanların mallarını almaya çalışmak günahtır. Günahı kaldırmak için onu öldürmek ise günah değildir. Çünkü burada amaç günahları defetmektir.

İtiraz: Öyleyse biz, kişinin tek başına kaldığı takdirde bir organını keseceğini biliyorsak, günah kapısını kapatmak için derhal onu öldürmemiz uygun olur.
Cevap: Bu kesin olarak bilinmez! Ayrıca günahın vehmedilmesiyle Müslüman’ın kanını akıtmak caiz değildir. Fakat biz hâlihazırda azasını kesmeye başladığını gördüğümüz zaman mâni olmaya çalışırız. Mâni olduğumuzda karşı gelirse onunla kavga ederiz. Eğer kavgada ölürse bizi bağlayıcı olamaz. Bu bakımdan her günahın üç durumu vardır:
1.Sonu gelen günah kısmından olmaktır. Günahın bu kısmının cezası, had veya tazirdir. Bu had ve taziri cemiyetin fertleri değil, idareciler tatbik edebilir.
2.İkincisi, günahın hazır bulunması ve sahibinin de işlemesidir. İpekli elbise giymesi, ud'u elinde tutması, şarabı eline alması gibi... Böyle bir günahı mümkün olan şekille engellemek farzdır. Fakat şu şartla ki, bu günahtan daha fahiş veya en az onun gibi bir günaha sebebiyet vermiyorsa... Bu günahı engelleme yetkisi, toplumun bütün fertlerine aittir.
3.Üçüncüsü, münkerin beklenir olmasıdır. İçki meclisini süpürmek, süslemek ve gülleri demet yapmak sûretiyle içki masası hazırlayan, fakat henüz içkiyi getirmeyen bir kimse gibi... İşte bu kimsenin durumu şüphelidir. Zira çoğu zaman günah işlemesine bir mâni çıkar ve işleyemez. Bu bakımdan fertler, gelecek zamanda içki içmeye hazırlanan bir kimseye ancak va'z ve nasihat yoluyla engel olabilir. Azarlamak ve vurmak ise, fertler için caiz değildir. Sultan da ancak daimi bir âdet ve gelenekle bu kimsenin o günahı işleyeceğini bildiği zaman onu azarlayıp dövebilir. Çünkü bu adamın günaha götürücü sebebe tevessül ettiğini, günahın işlenmesine ancak günah işleyenin beklemesinden başka bir çare olmadığı bir durum söz konusudur. Bu da gençlerin kadın hamamlarının kapılarında (hamama girip çıktıkları zaman) kadınlara bakmak için beklemeleri gibidir. Bu gençler her ne kadar, geniş olduğundan dolayı girip çıkan kadınların yolunu daraltmıyorlarsa da, onları oradan kaldırmak sûretiyle uyarıcılık yapmak caizdir. Onları orada bekledikleri için azarlamak ve dövmek sûretiyle menetmek de caizdir. Bunun incelemesi yapıldığı zaman sadece burada durmanın bile günah olduğu anlaşılır. Her ne kadar günahkârın gayesi beklemenin arkasından gelen bir şey ise de...
Nitekim yabancı bir kadınla, hiçbir şey olmasa da tenha bir yerde bulunmanın günah olduğu gibi... Çünkü bu tenhalık, günahın işleneceği zannedilen bir durumdur. Günahın işlenmesinin zann olunduğu yer ise, günahın ta kendisidir. Zannın yerinden gayemiz, çoğu zaman insanoğlunun orada günaha girmeye maruz kaldığı yer demektir. Şöyle ki, insanın öyle bir yerde günahtan çekinmeye gücü yetmez. Bu bakımdan bu durumda uyarıcılık, hazır bulunan bir günahtan ötürü yapılmış olur, gelecek bir günahtan ötürü değil...

22) Kitab'ul-İlim'de geçmişti.
23) Ebu Dâvud, Tirmizi, İbn Mâce
24) Tirmizî, Nesâî, İbn Mâco
25) Müslim ve Buhârî
26) Nikâh bölümünde geçmişti.